Aralık sayımız çıktı! 


Dergimizin 162. sayısı çıktı.


DERGİMİZİ TURKCELL DERGİLİK, TÜRK TELEKOM E-DERGİ VE QUALITYOFMAGAZINE.COM ONLİNE PLATFORMLARINDAN OKUYABİLİRSİNİZ!


Keyifli okumalar!


Şifremi Unuttum
Kaydol

Empati ve kardeşlik makamı

İLYAS HAYRİ


Empati ve kardeşlik makamı

Gözlerini aynı anda açtılar yaşaması güç, her geçen gün kötüleşen, nefes alması bile zaman zaman mucize olan dünyaya.

 

İlk nefesleri acılı oldu. Ama soluksuzca çektiler içlerine egzos dumanı kokulu oksijeni. O mucizevi ilk nefes, ilk kıpırdama. Doğduklarında bile bir aradaydılar. Annelerinin karnında uzun süren birlikteliklerini, duygularını dış dünyaya vurmuşlardı artık. Ve hepsi minicik atan kalplerinde aynı sıcaklığı hissetmeye başladı. Anne sevgisi ve şefkati. Anneleri hiçbirini ayırmadan tek tek ilgilendi hepsiyle. Sardı sarmaladı göğsünde, göğüslerinde.

 

Tam 6 kardeş çıkmışlardı bu engebeli yola. Dünyanın ne kadar acımasız olduğundan habersiz. Korkusuzlardı o ilk nefesin ardından. Çünkü koca yürekli anneleri vardı başuçlarında. Kimse bir zarar veremezdi onlara anneleri varoldukça. Gerçi korku nedir onu da bilmiyorlardı ya. Zamanla öğreneceklerdi korkunun en acısını. İç güdülerle tutunacaklardı o ilk nefeslerine.

 

Bir süre sonra başladılar ayaklanlamaya. Anneleri onları yediriyor, ısıtıyor ve temizliyordu. Çok güzel gidiyordu her şey. Bir rüya gibi. Onlara biçilen tek görev tüm gün oyun oynamak neşeli çığlıklar atmaktı. Böylece günler günleri kovaladı. Yavaş yavaş büyümeye başladılar. İnsan denen varlığı, kedileri, ağaçları öğrenmeye başladılar. Anneleri acımasız dünyada hayatta kalma derslerine erkenden başlamıştı. İki ayaklı garip sesler çıkaran canlının hem çok iyi hem de çok kötü olabileceğini anlatıyordu çocuklara her fırsatta:  “Dikkatli olmalı, önceden sezinlemelisiniz bu varlıkların nasıl olduğunu ve ona göre davranmalısınız. İç güdülerinize güvenin. Tehlikeli hissederseniz uzaklaşın oradan. Yakın hissederseniz de hemen koşmayın yanlarına. Dikkatli olun!”

 

Derken yavaş yavaş iki ayaklıları keşfetme ödevlerini yapmaya başladı kardeşler. Ama tek handikapları bulundukları ortamdı. Anneleri onları yeşilliğin ve sakinliğin en fazla olduğu bir yerde getirmişti çünkü dünyaya. Muhteşem tarihi ve manzarasıyla demek isterdim ama pek de kalmadı maalesef. Pierre Loti’nin uzun uzadıya mezarlığında doğurmayı tercih etmişti yavrularını. 2 ayaklıların çok fazla olmadığı, olanların da kaybettiklerini ziyaretin hüznü ve ruh haliyle geldikleri yeri. Her şey planladığı gibi güzel gidiyordu aslına. 6 minik evladı sağlıkla büyüyorlardı.

 

Anne çocukları beslemek için sabah erkenden yollara düşüp güvenli bölgesini terk etmek zorundaydı. Çünkü çocukları için güzel bir yer olsa da yemek bulma konusunda pek kaynağın olmadığı bir yerdi. Mezarlar o kadar çoktu ki yavruları bir yerlerde gizlenip onları bekler düşüncesiyle saatlerce yemek aramaya çıktığı oluyordu. Çocuklar da annelerinin yokluğunda saklambaç oynayarak yeni yerler keşfediyorlardı. Akşama doğru annelerinin yolunu gözlüyor, karanlıkta rüzgarla savrulan anne kokusuyla saklandıkları yerden çıkıp heyecanla hem o sıcaklık anını hem de karınlarını doyuracakları anı bekliyorlardı.

 

Zaman zaman iki ayaklılar da mama bırakıyorlardı, onlarla ara öğün yapıyorlardı. Bir sabah anneleri yine veda busesini kondurup bebeksi suratlarına yiyecek avına çıktı.

 

Havalar da iyice soğumaya başlıyordu. Daha çok beslenip yağlanmaları, soğuğa direnmeleri gerekiyordu. Daha fazla yemek daha fazla mesai demekti anne için. Anne o sabah gitti, bilmediği, tanımadığı bölgelere uzandı belki. Ve hava kararmaya başladı. 6 kardeş annelerinin onları bıraktığı bir mezarlığın içerisinde hevesle ve tedirginlikle anne kokusunu getiren rüzgarı beklediler. Havada bir esinti vardı, soğuk, ürpertici bir esinti ama içerisinde anne kokusu yoktu. Beklemeye devam ettiler. Havayı koklayıp sabırla beklediler. Hatta arada bir bağırdılar karanlığa doğru ‘Anne, anne’ diye. Maalesef ne koku vardı ne de bir çift göz.

 

Karanlık iyice çöktü üzerlerine. Doğa ananın buz gibi soğuğu tenlerine işlemeye başladı yavaş yavaş. Üzerlerini örten battaniyeleri yoktu ortalarda. İyice tedirgin olmaya ve yavaş yavaş korku denen duygunun ne olduğunu hissetmeye başladılar. İçlerinden en büyük olanı kontrolü ele aldı. Soğukkanlı olmalıydı. 5 kardeşi ona emanetti. Ve birbirlerine sımsıkı sarılmaları gerektiğini tembihledi kardeşlerine. O yalnız geceyi iç içe geçirdiler. Gün doğduğunda anneleri yine yoktu ortalarda. Koca bir gece aç geçmişti, sabah da mide gurultularıyla başladılar güne. Ama o kadar tazeydiler ki hayata. Yemek nereden, nasıl bulunur en ufak fikirleri yoktu. Daha sonra keşfe çıkmaya karar verdiler. İkişerli gruplara ayrılıp yiyecek aramaya başladılar. Yiyeceği bulan diğerlerine seslendi. Bir süre mezar ziyaretçilerinin bıraktığı mamalar ile karınlarını az da olsa doyurdular. Ama havalar daha da soğumaya başladı. Geceleri sımsıkı sarılsalar da titremelerine engel olamadıkları soğuklar yaşamaya başladılar. Vücutları zayıf düşmüştü, enerjisiz kalmışlardı. Ve biriktirdikleri yağları bozdurmak zorunda kalmışlardı.

 

Karanlık ve soğuk gecenin ardından tek istekleri yeni güne açabilmekti gözlerini. Gündüzleri iç güdülerine güvenip bazı insanlarla iletişime girmeye çalıştılar. Ama bir türlü anlatamadılar dertlerini. Havladılar, ağladılar ama ne yaptılarsa olmadı. Her geçen gün enerjileri biraz daha azalmaya başladı. Gündüz keşif yapsalar da hava kararmadan annelerinin onları son bıraktıkları yere dönüyorlardı mutlaka. Her akşam esen soğuk rüzgar annelerini kokusunu burunlarına taşır belki diye.

 

Onlar birbirlerine bağlandıkça, “kardeşlik nedir” sorusunun yanıtını en net ve örnek haliyle gösteriyorlardı aslında tüm dünyaya. Ama gören yoktu maalesef. Ve tüm o aşka inat hava daha da sertleşip sanki sınıyordu onları. Her gece biraz daha soğuk, biraz daha sert. Yine de direniyorlardı. Ama bu kez yağmurlar başladı, tipiler ve ayazlar başladı. Birbirlerine tek vücut olurcasına sarılsalar da ısınamıyorlardı bir türlü. Belki bir ağaç altına gitseler daha iyi olacaktı ama o zaman anneleri geldiğinde bulamayacaktı minik kalpleri.

 

Günler günleri, soğuklar soğukları kovaladı. En küçük kardeşler yaşam enerjilerini yitirmeye başladılar. Ve minik kalpleri bu acımasız şartlara daha fazla dayanamadı. 6 kardeşten 4 kalmıştı geriye. Ama yine de bırakmadılar kardeşlerini. Sevgi zincirinin içerisinde tuttular ruhları yanlarında olmayan ama bedenlerine tutundukları kardeşlerini. Korku iyice ele geçirmeye başladı bedenlerini. Üzerine de soğuk eklenince titremelerini engelleyemez oldular.

Kısa bir hayatmış düşüncesi sardı tüm damarlarını. Yine de bırakmadılar savaşmayı. Teslim olmadılar korkularına. Anneleri yoktu, kardeşleri yerde hareketsiz yatıyordu. İyice bağlandılar mezalığa. Kardeşlerine mezar olan mezalık terk edemedikleri evleri olmuştu. Arada bir gelen 2 ayaklılar vardı anılarında. Açlık ve korku sardığı için çok da net hatırlamıyorlardı. Ama bazen doyuyordu karınları gelen yiyeceklerle. Soğuk o kadar keskindi ki hayata gözlerini yuman kardeşleri taş kesilmiştiler.

 

Ve bir öğlen saati titrek bedenlerinde ısınmaya çalışırlarken çıkageldi birkaç insan. Önce karınlarını doyurdu ardından bir kutuya tıktılar bedenlerini. Çok korktular, o kadar çok korktular ki. Evlerini terk etme gerçeği, bilinmezlik, tedirginlik, annelerinin nasihatleri…

 

Gerçi o kapkaranlık gecelere bakınca zaten ölümle dans ediyorduk en fazla ne olabilir ki de demiş olabilirler. Sonra bir bagajda seyahate başladılar. Gıkları çıkmıyordu korkudan. Ve sıcak bir duş içerisinde buldular kendilerini. Muhteşem bir histi temizlik ve sıcak suda olma hissi. Oysa sadece soğuk su biliyorlardı hem de en soğuğundan.

 

Vücutları gibi kalpleri de ısınmaya başladı bu insanlara. Yeniden bir yaşama umudu sardı bedenlerini. Sarıp sarmalanmayalı belki de haftalar olmuştu. Anne değildiler belki ama karın doyurup ısıtabiliyordu bu 2 ayaklılar onları. Bir kardeşlerinin durumu çok iyi değildi. Ve maalesef huzuru bulmuş, mutluluk kırıntılarını toplamaya başlamış iken sabaha yine bir veda busesiyle merhaba dediler. Ölüm korkusu sardı yine hepsini. Ama insanların verdiği umut ve enerji de bir yandan yaşama sevinci yüklüyordu minik bedenlerine. Ve 10 karanlık geçirdiler o günden bu yana. Karınları doydu, hastalıkları, vücutlarını ısırıp duran pireler, yaralanan, soğuktan çatlayan patiler hepsi önlüklü bir adam sayesinde yok edildi.

 

Unutmak zorunda kaldıkları çocukluklarını hatırlamaya başladılar. Oyun oynamanın keyfine. Anneleri gibi olmasa da güzel insanlara denk gelmenin verdiği mutlulukla, karanlıktan korkmadan uyumaya.

 

Gerçi rüzgarın hırçın sesine alışamadılar hala. O uğultu her geldiğinde korku yine minik bedenlerini sarıp huzurlu uykularını bir kabus gibi bölse de, altlarına kaçırıp çığlık attırsa da doğru insanların verdiği sevgiyle bunları da aşacaklar.

 

Bu hikaye her gün binlerce kez, binlerce minik dostumuz hatta binlerce hemcinsimiz tarafından defalarca yazılıyor. Ben sadece koskoca dünyada bir kum tanesi kadar olan bir versiyonunu anlattım sizlere. Onların gözlerinden bakabildiğim, empati kurabildiğim kadarıyla. Bizi onlardan ayıran tek fark ne biliyor musunuz? Aklınıza düşünebilme yeteneği gelmiştir eminim. Ama empati kurabilme yeteneği doğru cevap. Empati kurabilmeyi başardıkça iyi insanlar olmayı başarabiliriz. Yoksa bu can dostlar da düşünebiliyor, hissedebiliyor, sevgi, korku, nefret duygularını yaşayabiliyor, hatta inanır mısınız bazıları bizlerden iyi empati bile kurabiliyor. İşte bu sebeptendir ki paylaşmak, sevgi, aşk, dostluk, saygı bunların hepsi empati gerektiren terimler. Karşımızdakini hissedemez isek o his his değildir sadece alışkanlıktır.

Bol bol empati yapalım. Sabah yürüyüşü gibi, öğlen yogası gibi, akşam kitabı gibi pratik yapalım ya da bir ödevmiş gibi. Belki böylece daha güzel şeyler görürüz.

 

Sevgiyle ve empati ile kalın.

 

 

 

10351
9